
Benim bu konuda çok fazla yorum yapmam doğru olmaz. Birkaç sene içinde tüm gerçek çıplaklığıyla ortaya çıkacak. Ama özellikle Milli Takım’a bu durum çok zarar verdi. Beko Basketbol Ligi’nin final maçında yasaklı bir narkotik maddenin Efes Pilsen’in kurayla çekilen iki oyuncusunda da çıkmış olması tesadüf gibi gözükmüyor. Basketbol için büyük bir şanssızlık ve Efes Pilsen için de üzüntü verici bir olay. Oyuncu da savunmasında nerden girdiğini bilmediğini söyleyerek konunun çözümüne de pek yardımcı olmadı. Kurallar da açık. Gerekenler yapıldı ve tahkim de cezayı onayladı. Madde bir tek Kerem’de olsaydı ve vücuduna nerden girdiğim söylemeseydi müsabakalardan iki yıl men alacaktı. Ama aynı madde kurayla çekilen iki oyuncuda da bulununca bunun tesadüflüğü ortadan kalkıyor. Bireysel bir olay gibi gözükmüyor.
demiş turgay bey hatta biraz daha eklemiş
Olayda iki taraf var. Final müsabakasında iki kulübün oyuncularına da doping kontrolü yapılıyor. Final serisini kazanan kulüpte doping maddesi olduğu ortaya çıkıyor. Bu da çok profesyonelce seçilmiş, enteresan bir madde. Laboratuar raporu geldikten sonra, ikinci sporcu da test verdiği için ve cathine de belli bir eşik değerinin altında olunca doping sayılmıyor. Ama bu hareketin organize olup olmadığına dair şüpheleri uyandırıyor. Fenerbahçe, ikinci oyuncuda da madde olduğuna dair duyum aldıklarını bildirdi. Kerem Gönlüm, B numunesini açtırırken de Köln’deki laboratuara diğer oyuncuda da maddenin olup olmadığı yazılı olarak soruldu. Laboratuardan gelen cevap her iki kulübe de iletildi ve Fenerbahçe açıklama yaptı. Kimlerden örnek alındığı da zaten belli, o yüzden oyuncunun adının söylenmesinde de bir sorun yok. Esas Türkiye’ye girmesi narkotik olarak yasal olmayan bir maddenin maç günü iki oyuncuda birden çıkmasının soruşturulması gerekiyor. Belli bir süre sonra kamuoyu her şeyi öğrenir. Hiçbir şey gizli kalmaz. İlla birileri konuşacaktır.
bu konuda federasyonun yaptırım gücü nerde başlar nerde biter bilmiyorum , mevzuat konularına çok uzağım ama bu federasyonun en tepesindeki adam olarak böyle çaresizce “evet bir şeyler dönmüş ama elimizden gelen bu kadar” dercesine çıkıp röportaj vermesi de ironinin kralıdır galiba. Bir süre sonra herkes öğrenir diyorsun turgay bey , daha öğrenecek ne kaldı ? Emekli olunca bir gazetenin pazar eki için röportaj yaptığınızda söylersiniz efes pilsenin o şampiyonluğu dopinglidir , kirlidir diye.
Doğduğun gün burnuna o hortumları soktuklarında başladım. 4 senedir aralıksız , her gün sabah akşam sana tapıyorum. O güzel gözlerine , ufacık parmaklarına incecik boynuna sarılırken sımsıkı kavradığın kollarına tapıyorum. Herşeyin önüne aldım seni ve herşeyin üstüne.Saçının bir teline bedel biçtim o bedeli canıma denkleştirdim. Benim için yerlerin ve göklerin en güzelisin. Güzelliğini tarif etmeye hiç bir edebi akım yeterli olmaz. Benim için heyecanların en coşkulu olanısın , 3-0′dan 4-3 çevrilen bir maçın sonundaki coşkuyu bilirdim bir de anneni ilk gördüğüm andakini , sen hepsini geçtin güzel kızım.
Her gün bir sürü insanla nefret ve pazarlık dolu anlar geçiriyorum , her gün akşama yaklaştıkça dakikaları daha çok sayar oluyorum. Bütün gün 19 inç monitöre bakmaktansa senin o gülen gözlerine bakmak istiyorum.Her akşam kasayı kapatıp hesapları tutturduğumda bütün yorgunluğumla sana geliyorum.Banka kredisini ödemek için daha çok çalışmam gerektiğini bilerek ve sırf bu yüzden seninle daha az vakit geçirmeye katlanarak geliyorum ve seneler boyunca böyle geçeceğini , gün gelip de yabancı bir adamı daha çok sevip beni terk edeceğini bilerek sana geliyorum , güzel kızım.
doğum günün kutlu olsun…

gerçek rulet , safkan rus ruleti siyah beyaz filmin estetiği ile birleşince ödüllü bir yapıt çıkmış. Evet yine sundance ödülü kapmış bir film. Kafayı bozdum Sundance sitesine girip bir ara tüm ödül almış filmlerin listesini aldım sonra gözüm korktu , denk geldikçe sundance ödül logolu filmleri almaya devam edeyim dedim.

Sene sonuna yaklaşırken BSA’dan aradılar , bir ukalalık bir kibir sanki 3. dünya ülkesine kredi vermeden önce denetleyen imf yetkilisi arkadaş arka arkaya soruyor faturanız varmı ? gerçekten lisans aldınız mı ? ofis programı kullanmıyor musunuz ? neyle yazışma yapıyorsunuz peki ? Tepem attı işyerindeki windows makinanın diskinin yedeğini aldım , sonra ver elini Pardus 2009. Açıkcası evdeve laptopda sadece internet tarayıcı ve müzik dinlemek için kullandığım -ki benim evde bilgisayar aktivitem büyük oranda bundan ibaret öyle film indirdim divx altyazısı koydum ettim falan huylarım yoktur- Pardus ile işyerinde nasıl bir performans yakalayacağım konusunda şüphelerim vardı. KDE4 masaüstü sistemini kullanması dolayısıyla bazı hard-core (!) linux kullanıcıları tarafından beğenilmeyen Pardus2009′a sırf yerli malı yurdun malı herkeş kullanmalı diyerekten ben de bir omuz attım. Esasında Ubuntu kurmak istiyordum , zaten linux kullanıcıları arasında en çok kullanılan dağıtımların başında geliyor Ubuntu. Yine linux kullanıcıları tarafından en çok tercih edilen masaüstü olan GNOME vardı ubuntu’da aslında baya da iyi bir seçim olacaktı. Herşeye rağmen Pardusu seçtim ve şimdiye kadar beni utandırmadı. İşyerinde bilgisayar ile alakalı işlerimin büyük çoğunu herhangi bir sorun yaşamadan gerçekleştirebiliyorum. Eskiden sadece kısıtlı şekilde kullandığım Linux’un “iş” için de gayet uyumlu çıktığı için acaip rahatladım diyebilirim. Çünkü her zaman insanlara Linux çok iyi bir alternatif mahkum değilsiniz windos’a dediğimde abicim işyerinde paylaşım var , mail alıp veriyoruz , sonra sunum dosyaları yapıyoruz habire diye karşılık geldiğinde ulan gerçekten ağ üzerinde masaüstü kullanımında sıkıntı olur mu diye içime kurt düşmüyor da değildi hani. Şimdi gayet rahat ve gamsız bir şekilde BSA’dan ukala misafirleri bekliyorum.
Linux kullanmak biraz zor dahası senelerin alışkanlıklarını bir kenara bırakmak zor. Masüstü görüntülerinden dosya yapısına kullanılan temel programlardan disk bölümlerine kadar
her şey farklı. Bu farklılık ilk başlarda göz korkutsa da alıştıkça ve araştırdıkça o ilk başlardaki korkudan eser kalmıyor ve giderek bilgisayara daha çok hakim olmaya başladığını hissediyor insan. Pek çok detayı kendisi ayarlayabildiği için bu hakimiyet pekişmiş oluyor. Hoş şimdiki sürümler hiç bir ayar yapmadan kullanıma hazır şekilde çok kolay yapılandırılmış zaten ama Linux kullanacak kadar merakı olan bir insan bu standart ayarlarla yetinmez benim bildiğim. Linux bilgisayar okuryazarlığını ve bilinci artırdığı gerçek ancak şu anda tüm dünyada bilgisayar kullananların içinde büyük oranda bir kitlenin /home dizininin ne demek olduğunu öğrenmek gibi kaygısı olmadığını biliyoruz. Ev kullanıcılarında Linux sürümlerinin artmasını beklemek baya vakit alacak bir eylem ama bence esas kurumsal alanda Linux ve türkiyede özellikle Pardus başarılı olabilir ( hoş geçen sene cebit fuarında pardus standında “neden kurumsal tarafa eğilmiyorsunuz?” diye sorduğumda ekipten birisi “biz ev kullanıcısını hedefliyoruz” demişti ) . Platform bağımsız olarak geliştirilmiş sistemlerin tamamı Pardus ile gayet rahat kullanılabiliyor. Örneğin internet bankacılık siteleri ben şu anda işyerinde Ziraat , Yapi Kredi , TEB , Garanti , İş Bankası , HSBC bankalarının internet şubelerini Pardus altında firefox 3,5 ile kullanabiliyorum , hiç bir sorun da yaşamadım. Aynı şekilde SGK’nın özel hastaneler için geliştirdiği Medula sistemini de Pardus altında kullanabiliyorum.
Tasarruf diye kıçını başını yırtan ota boka zam bindiren yetkililer sadece kamu kurumlarında lisans bedeli olarak ne kadar paraların savrulduğunu bilselerdi ve biraz mantalitesi yeterli , vizyonu geniş kişiler olsaydı , bütün kamu kurumlarında Linux sürümleri altında platform bağımsız sistemler kullanılıyor olurdu. Bakalım bu uzun yolun sonunda böyle bir ışık görebilecek miyiz .
Tribundergi forumunda yanlış hatırlamıyorsam Hakan Şükür ile ilgili bir konuyu tartışırken Flying Dutchman veya hcho “hakan ilk başlarda fenerde olsaydı kaç sezon dayanırdı” şeklinde bir soru sormuştu , benim cevabım “en fazla yarım sezon hadi bilemedin 1 sezonu geçemezdi” olmuştu . Tartışma h.şükürün gs’a verdikleri kadar gs’ın h.şüküre kazandırdıkları çerçevesinde gidiyordu. Konuyla ilgili görüşüm değişmedi , bir gs’lı olduğu için hiç sevmesem de h.şükür bu ülkenin futbol tarihindeki en büyük golcülerden biridir diyebilirim. Ve h.şükür’ün bu hale gelmesinde gs kulübündeki istikrarlı sabredişin ( ki son senelerde bunun azaldığını görerek mutlu olduğumu da belirtmem lazım) payı büyüktür. Evet iddia ediyorum ki h.şükür gs yerine fenere gelmiş olsaydı şimdilerde ismi tarık , ceyhun vs. tarzı anadoludan büyük ümitle gelip fenerbahçede öğütülmüş oyuncular kategorisinde anılacaktı.
Fırsat buldukça dile getirmeye çalışırım , hayalimdeki fenerbahçe büyük transferlerin değil Dereağzından çıkanların oluşturduğu takımdır . Bunun hele de bundan sonra hiç olmayacağını bile bile fenerbahçe tarafında kalmanın izahı başka bir yazı konusudur ama genel anlamda fenerbahçe taraftarını sevmiyorum artık . Giderek artan , etrafa temeli olmayan bir kibir ve ukalalık saçan hallerini sevmiyorum. Eskiden hem futbolcunun hem yöneticinin korktuğu , sahaya inip kale direklerini söken taraftarın kredi kartı ekstresine göre kategorize edilip forum üyelikleriyle ölçülür hale gelmesini sevmiyorum. Gs taraftarının hakan şükür’e sabrettiğinin onda biri kadar semihe sabır gösterememesini sevmiyorum. Fenerbahçe’yi ve fenerbahçeliliği bambaşka bir hale getirdikleri için aziz yıldırım ve yönetimini ise hiç sevmiyorum.
Semihi seviyorum. İyi bir golcü olduğunu düşündüğüm için seviyorum . Kendisine yapılanlar en sıradan yabancı futbolcuya yapılsa ortalığı yıkacağı halde hiç ses çıkarmamasından dolayı seviyorum. Sezonun yarısında yedek kalmasına rağmen gol kralı olabildiği için seviyorum. Milli takımların bütün yaş gruplarında forma giyebilmiş ender futbolculardan birisi olduğu için seviyorum. Hala sadece Fenerbahçede oynamış birkaç futbolcudan birisi olduğu için seviyorum. Fenerbahçe’li olduğuna inandığım için seviyorum. Aynen benim gibi bir “kız babası” olduğu için seviyorum.
Diyeceğim odur ki Alex’in ara pasında top birisinin ayağına dolaşacaksa o ayak Semih’in olsun , kale dibinden direğe topu nişanlayacaksa bir golcü o da Semih olsun , en çok ofsayta Semih düşsün , ceza sahasında topu ayağından en çok Semih açsın , ikili mücadeleleri en çok Semih kaybetsin. Bayrak oyuncu yetiştirmeyi beceremeyen yönetime ve taraftara inat sadece fenerbahçe’de oynayıp jübile yapsın Semih. Arada bir de gol kralı olsun .


sultan süleyman’a kalmadı…
December 15th, 2009
nohut
Daha önce yazmıştık , dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sol beklerinden birini yedek bırakmak gibi bir şerefimiz vardı fenerbahçe olarak . Ve gün geldi çattı o büyük sol bek terk-i diyar eyliyor. Az buçuk dilim döndüğünce her platformda mümkün olduğunca futbol takımının altyapıdan gelen genç yetenek ağırlıklı kurulmasını hayal ettiğimi belirtmişimdir. Fenerbahçe kulübünün kültürüne de taban tabana zıt bir düşünce yapısı olduğunu bildiğimden “hayal” olarak nitelerim hep , gerçekleşeceğine dair en ufak bir ümidim yok.
Realiteye gelecek olursak Fenerbahçe kulübü her zaman sansasyon ve gösterişin beşiği olmuştur. Ve özellikle internet aleminde sıkca kullanılan jargonlardan olan Futbolda Endüstriyelleşme sürecine en iyi adapte olan kulüplerin başında gelmesi dolayısıyla bu sansasyonun derecesini her sene biraz daha artırarak gözümüze sokmayı başarmıştır. Transfer konusunda başka bir seviye’ye geçiş Ortega transferiydi . Aktif olarak futbol oynayan tabiri caizse emekliliği gelmemiş olan futbolcular içinde arjantin milli takımı gibi en tepedeki 2-3 takımdan birisinden bir oyuncuyu almak gerçekten büyük başarıydı. Avrupa başarısı şusu busu ayrı bir tartışma konusudur ama bu transfer Fenerbahçe’nin transfer liginde hatırı sayılır şekilde basamak zıplamasına sebep olmuştu. Bu basamaklar sonrasında PvH , Alex , Appiah , Anelka gibi hamlelerle pekiştirildi sürekli. Anelkayı bir kenara koyacak olursak bütün bu hamlelerin en şaşalısı Roberto Carlos idi bence. Yazının devamı…

bütün dünyanın götüne giren şemsiye mr. obama , barış ödülü de verdik hala tık yok. Afganistanta savaş , ırakta savaş orda savaş burda savaş e hani barışa katkılarından dolayıydık ?